Eğitimden çok iyi insan olmak önemli

0

 

Tiyatro oyuncusu ve yazarı Ali Poyrazoğlu

Tiyatroya, 1959’da Şehir Tiyatrosu’nda Tarla Kuşu oyunu ile başlayan Ali Poyrazoğlu sonrasında Ulvi Uraz Tiyatrosu, Kent Oyuncuları Gülriz Sururi-Ergin Cezzar Tiyatrosu, Dormen Tiyatrosu, Ayfer Feray Tiyatrosu ve Arena Toplulukları’nda çalıştı. 1972’de “Ali Poyrazoğlu” Tiyatrosu’nu kurdu. Tamamla Bizi Ey Aşk, Ödünç Yaşamlar, İçimdeki Timsah, Bir Sen Kaldın Yalnızlık Gelince isimli kitapları da bulunan usta oyuncu ile tiyatro ve hayatı konuştuk…

Size hayata sevgilisi muamelesi yapan insan diyorlar. Hayat size göre nasıl bir sevgili? İlişkiniz hiç zora girdi mi? Nasıl atlattınız?

Hayata şöyle bir sevgili: Hayat bana çok sadık, beni bırakmayan, bana kapılarını açan, zihnimi yenileyen, devamlı çalışma enerjisi pozitif enerji yükleyen bir sevgili. Benim hayatım devamlı ileriye doğru yürümemi, içimdeki sanatçıyı her gün yeniden keşfetmemi ve en önemli işin sanattan, okumaktan, daha önemli olan işin iyi bir insan olabilmek olduğunu sürekli hatırlatan bir sevgili oldu. Onun için bence iyi oyuncu olmak, iyi yazar olmak, iyi bir insan olmanın gerisinde kalıyor. Hayat bana öyle bir yol gösterdi ben de öyle olmaya çalıştım. Ona uymaya çalıştım. Ama aramızda hiç kavga çıkmadı değil. Zaman zaman hayatla benim aramda anlaşmazlıklar oldu. Normaldir bu. Ama uzun sürmedi bu anlaşmazlıklar. Ben konuşmasını bilirim.

Sanat ertesi gün hayata katlanmanı sağlar

Komedi bugün nasıl bir aktarım biçimi? Mesaj vermekte zorlandığınız oluyor mu?

Hani bir deyiş vardır ya. Ne mesaj veriyorsunuz bu oyunda? Genel Amerikan kültüründen gelenler der ki “Mesaj resepsiyonda, ya da mesaj telefonda.” Böyle, kör topal mesaj hiçbir oyunun vermediğini, vermek istemediğini de biliyorum. Tiyatro gidilen bir yer değil. Kitap sadece okunan bir kağıt parçası değil. Heykel bir mermer parçası değil. Ona baktıktan, okuduktan ya da o oyunu izledikten sonra senin dünya görüşünde ortaya çıkacak farklarla ertesi güne daha güçlü katlanmanı sağlayacak bir şey sanat. Sanat seni geliştirerek, alay ederek, zaman zaman anlatarak, bilgi sahibi yaparak, yepyeni gündemlerle karşı karşıya getirip, yaşama dört elle yeniden büyük bir güçle sarılmanı sağlamaya çalışır. Sanat dünyayı değiştirmek isteyen insanoğlunun, önce kendisini değiştirmesi gerektiği gerçeğinden yola çıkar. Çünkü görüyoruz ki herkes değişmek istiyor, herkes her şeyi değiştirmek istiyor, ama kimse kendini değiştirmek istemiyor. Herkes politikacılar, yöneticiler, hocalar değişsin, her şey değişsin diyor. Ama sen değişme olduğun gibi kal. Böyle bir şey yok. Sanat, özellikle mizah, insanı bu değişmeye direnmesi yanlışlığıyla karşı karşıya getirir. İnsana der ki sanat, yamuk düzende doğru hayat olmaz. Onun için kendi hayatını düzeltmeye çalış. Önce kendinden başla. Önce kendini yenile. Önce kendini keşfet. Önce ötekileştirmek vazgeç. Önce içindeki öteki senle buluş. Öteki senlerle yüzleş. Geçmiş kimliklerinle yüzleş. O zaman yaşama merhaba de. Mizah’da insana başkalarının komik, çarpıcı yanını gösterirken bir parça da aynaya bakmasını sağlar. Kendiyle yüzleşmesini sağlar. Mizah olmadan olmaz. Mizahı yasaklayamazsın. Mizahın önünü kesemezsin, engelleyemezsin. Engellemeye çalışanlar mizahın malzemesi olurlar.

İçtenlikle konuşursak sizi komedi gözlüğünüzle bakılınca dünya oradan nasıl görünüyor?

Hani aynalar pavyonu vardır ya. Girersin her şey deforme olmuştur. Benim gözümle bakınca bir parça her şey deforme olmuş vaziyette. Düzgün bir aynada kendimizi görmenin yollarını aramalıyız. Anılarımı yazıyorum. Adı da Aynayı tuttum yüzüme koydum. Bu bir eski ilahidir. O ilahi der ki aynı tuttum yüzüme, acı göründü gözüme, nazar eyledim ben özüme, acı göründü gözüme. Herkes normal bir görüntü yansıtan sağlam bir aynayı tutup yüzüne, nazar eylemeli özüne. Mizah ayna tutar. Sanat ayna tutar. Tiyatroda, sinemada, heykelde, müzikte, resimde sanatçının işi ana tutmak.

O sana tutulmuş bir aynadır

Orada kendini görmeyi öğrenmelisin. Düzgün bir aynada, iyi yazılmış bir kitapta, bir Yaşar Kemal’de, bir Aziz Nesin’de, Shakespeare’de, Moliere’de bir büyük yazarın kitabında, heykelinde, resminde, bir tiyatro oyununda, insan onu bir aynaya çevirip kendini görmeyi öğrenmeli. Sanat ayna tutar. O aynada insan özüne yolculuk yapsın. Herkes aynayı tutsun yüzüne, nazar eylesin özüne diye var sanat. Ve bizde bunu yapmaya çalışıyoruz. Mesleğimiz bu. Önce aynayı kendime, sonra çevirip izleyenlere tutuyorum. Herkes kendini görsün diye.

Stand-up yapanlar sosyal antropologdur

Sinemada, sahnede farklı bir komedi, espri anlayışı türedi. Her şeyin tabii ki ölçüsü var. Ama halk argoyu sevse de hikayesi olmayan komediler sizce ne işe yarıyor?

Çocukluk, çok sulandırılmışlık, ilkokul müsameresi gibi oyuncuların bir araya geldiği, gerçek karakterlere benzemeyen yaratıklar oynadıkları… Bir kısım filmler eğlenceliktir. Geçmişimde benim de çevirdiğim öyle eğlencelik filmler var. Ama artık geçen zamanla insanın tercihi değişiyor. O seyircinin de tercihinin değiştiğini biliyorum. Çünkü genelde çok genç bir nüfusumuz olduğu için o tür filmlerin izleyicileri 14-15 yaşında arkadaşlardan başlıyor. Ama sonra 25 yaşına geldiklerinde hem o starları, hem o filmleri tercih etmediklerini görüyoruz. Geçici bir eğlencelik olduğunu düşünüyoruz. Bir okul kantini muhabbetinin ekranda veya sahnede devam etmesi olduğunu görüyoruz. Ama bu izleyiciler bir süre sonra o tip çalışmaları bırakıyorlar. Daha ciddi şeylerle kendilerini düşünerek de eğlenebileceklerini keşfedip takip ediyorlar.

İnsanın zaaflarına yolculuk

Örneğin stand-up konusunda bir şey söylemek gerekirse, bütün derslerde stand-upçıların aslında birer sosyal antropolog olduğu anlatılır. Bir sosyal antropolog gözüyle, insanın zaaflarına, bireyin ve toplumun zaaflarına yolculuk yapıp, o malzemeyi seçip, onları güldürecek bir biçimde aşağıdakilere nakletmek olduğunu söylerler. Derslerde böyle anlatılır. Bize de böyle öğretildi. Stand-upçılar, sosyal antropolog olmalıdır. Sosyal antropolog hassasıyla, toplumun ruhuna yolculuk yapıp, orada aksayan yanları yansıtmalılar. Bunu herkesin becerebildiğini düşünemiyorum. İzledim bazı arkadaşları. Ve doğrusu hayal kırıklığına uğradım diyebilirim. Ama bunu doğru dürüst yapmayı beceren, Cem Yılmaz’ın örneğin doğru bir yolda olduğunu ve bir sosyal antropolog hassasıyla toplumun aksayan yanlarını yakalayıp ince bir espri gücüyle süsleyip naklettiğini, dalga geçtiğini, eğlendiğini ve eğlendirdiğini görüyorum. Bizi memnun ediyor. Her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır. Kimseye böyle yap, böyle çiz, böyle oyna denilmez. Bu benim kendi gözlemim. Ben böyle olanları izlemekten hoşlanıyorum. Başka tür şeyleri izleyenlere de gitme, yapma, oynama denilmez.

İnsan sanatçı olarak geliyor dünyaya

Yaratıcı bir enerjiyle bir ritim kavramıyla geliyor. Hepimiz sanatın temeli olan ritm kavramıyla doğuyoruz. Anamızın karnında kalp atışlarını dinliyoruz. Sonra kendi kalp atışlarımızı dinliyoruz. Herkes bütün sanatların anası olan ritm kavramı ile birlikte geliyor dünyaya. Herkes yaratıcı bir enerji, güç olarak geliyor dünyaya. Sonra içindeki bu enerjiyi ortaya çıkarıp kullanabilen de var kullanamayan da var. Yaratıcı enerjinin algı gücünün ele geçirilip başka yamuk yumuk yönlere yönlendirilmesine göz yumanlar var, göz yummayıp karşı çıkanlar da var. Ben bunları zaten çok komik bir şekilde Ödünç Yaşamlar’da anlatıyorum. Şimdi de yenisini yazdım Usta ve Çırak. Bunlar da tek kişilik. Ama benim dediğim yoldan yola çıkarak bir sosyal antropolog gibi içinde bulunduğunuz hayatın ruhuna yolculuk yapıp o ruhta aksayan veya bizi keyiflendiren yönlerinde seyirciyle buluşmaya çalışıyorum. Kalıbın doğru olduğu ortaya çıktı. Çok izleniyor. Beş yıldır oynuyorum bu gösterileri. Hala tıklım tıklım. En güzel lafı galiba Cem Yılmaz söyledi. Ödünç Yaşamları izledi. İzledikten sonra tweet atmış kendini seven ödünç yaşamları seyretsin.

Iskaladığım gönül ilişkisi oldu

Siz neyi ödünç aldınız hayattan ve geri veremediniz?

Ödünç aldım demeyeyim de ıskaladım desem daha doğru olur. Aşkı ıskaladığın oluyor. İşte çok ıskaladığın olabilir. Ne bileyim bir senaryo gelir oynamazsın bir başkası oynar. Bir tv dizisi gelir zamanım yok dersin kıvırırsın. Başkası oynar beş sene çekilir dizi kıyamet kopar. Ama ben kendi yaptığım işlerde kolay kolay ıskalamamaya çalışırım. Milimetrik hesaplar yaparak çalıştığım için kendi kontrolümde ise işler ıskalamam. 40 yıllık tiyatro oyuncusuyum tutmamış iki tane oyunum var. Onları da ben tutmayacaklarını bile bile yaptım. Bunu oynayalım bizim hikayemizdir diye.

Cazcılar kendileri için çalar

Özellikle musikiyle uğraşanlar. Cazcılar da zaman zaman kendileri için çalarlar. Şimdi hiç kimseyi düşünmeden özleri için çalarlar. Bende zaman zaman kendim için meşk etmişimdir. Ama bu ticari çizgide ıskalanmış bir iştir. Bilerek yaparım onları. Iskalayacağımı bile bile. Ama yapmak istediğim için. Bilerek ıskaladığım işler oldu. Ben 65 filmde başrol oynadım. 350 bölüm dizi çevirdim. Bu 350 bölümün 300’ünü yazdım ve yönettim ayrıca. Yani bu bir insanın kariyerinde ciddi rakamlar. 150 bölüme yakın talk show yaptım. 10 yıl radyo programı yaptım. Gölgede Muhabbet adlı çok tutan, çok dinlenen bir program. Bunların hepsi ıskalamamak için yaşamın bana sunduğu nimetleri doğru dürüst değerlendirebilmek için yapılmış gayretlerin sonunda ortaya çıktı. Ben gayret etmeyi seven bir adamım. Iskalamamak için elimden gelen gayreti sarf ettim. Ama özel ilişkilere gelince, ey Ali efendi senin hiç ıskaladığın bir gönül ilişkisi olmadı mı dersen buna çok oldu diyebilirim. Çok akıllı, çok hesaplı, çok iyi yönetebileceğini düşünen insanlar, büyük grupları, büyük işleri yöneten insanlar, bazen iki kişilik ilişkileri yönetemiyorlar. Benimde yüzüme gözüme bulaştırdığım oldu birkaç kere.

Türkiye’nin yaşayan ya da ölü en iyi komedyeni kim, varisiniz kim olabilir?

Bence bugünlerde Türkiye’nin yaşayan en büyük komedyeni Mehmet Ali. Dört buçuk yaşında. Geçen gün Bodrum’da dedesiyle beraber gelmiş. Muhteşem bir zekası var. Karşısındaki büyüklerle zeka yarıştırabileceğini, çaktırmadan onlarla dalga geçerek ortaya koyabilen bu kadar güzel hal ve gidişi yansıtan, bu kadar güzel çocukların nereye doğru yönlendirildiklerini, televizyonla karşı karşıya kaldıklarını, dört yaşında bir çocuğun kime dönüşeceğini bana kanıtladığı için en büyük komedyen Mehmet Ali. Aramızdaki konuşma şöyle geçti: Benim oyuncu olduğumu söyledi. Beni tanıyormuş. Sesimden tanıyormuş. Oyun izlememiş. Televizyonda da görmemiş. Ama Ice Age’den tanıyor. Ben oradaki mamutum ya o da devamlı mamutu izliyormuş. Oradan beni tanıyor. Sesimden tanıyor beni. Yani çocukla konuşurken aa Turkcell dedi. Televizyonda devamlı duyduğu için sesimi. Bende çocukla muhabbeti koyulaştırayım diye dedim ki sen çok güzel konuşuyorsun. Sen nerelisin dedim. Sende dedim batılı havası var dedim. Do you speak English dedim. Yes yes diye cevap verdi. Aa dedim aksanın çok güzel. Sen Türk müsün dedim. Hayır Fenerbahçeli’yim dedi. Peki ben şimdi sana dört çikolata iki gofret ve dondurma versem, Galatasaraylı olur musun dedim. Paraya bakarım hemen olurum dedi. Rüşvetle kayabilir her an. Mısırı, gofreti alınca hemen Galatasaraylı olurum dedi. Büyüyünce ne olacaksın dedim. Iskalamamak lazım hırsız olmayı düşünüyorum dedi. Kahkahalarla gülmeye başladı. Baktım çocuk beni işletiyor, dalgasını da geçiyor. Bence Türkiye’nin en büyük komedyeni Mehmet Ali.

Ali Poyrazoğlu: Çocuk zekası büyüklerle yarışır

Share.

About Author

Leave A Reply