Hayat seçimlerimizden ibarettir

0

Klinik Psikolog Şehnaz Tuna’nın ilk kitabı Çapraz Hayatlar Düz Cevaplar, Tuna’nın meslek hayatında edindiği birikim­ler doğrultusunda kurguladığı, insana dair duyguları ve ruhsal hastalıkları konu eden öykülerden oluşuyor.

Günümüzde şehir insanının yaşadığın en önemli psikolojik sorunlar hangileri?
Şehir insanı çok yoğun ve uzun süreli kaygı yaşıyor. Tatile giderken bile anksiyete atağı yaşayan danışanlarım var. Günümüzde Kaygı Bozukluğu şehir hayatının sabit bir getirisi oldu artık. Boşanma, kaza, ölüm, işten çıkarılma gibi farklı sorunlara bağlı yaşanan travmalar ve bunlara bağlı gelişen Travma Sonrası Stres Bozukluğu, bunun dışında yine şehir hayatının yol açtığı yalnızlık, iş ve özel hayatın kişinin omzuna yüklediği ağır sorumluluklardan kaynaklanan, başta Depresyon olmak üzere Duygudurum Bozuklukları, ve toplum hayatına bağlı insan ilişkilerinde ortaya çıkan Sosyal Fobi oldukça çok sık rastlanan psikolojik sorunlardır.

Her travma zamanla çözülmez

Ayrılık, terk edilme ve aldatılma gibi travmaların çözümü gerçekten zamana mı bağlı, terapi süreci olmadan kişinin kendi gücü ile çözmesi mümkün mü?
Travmatik olaylar insan hayatının kaçınılmaz bir parçası. Bu süreci değerlendirirken yaklaşım güç ya da zaman gibi tek yönlü kavramlar doğrultusunda olmamalı. Örneğin güç gerçekten son derece göreceli bir kavram. Dışarıdan baktığınızda gayet güçlü görünen biri yaşadığı bir ayrılık sonucu darmadağın olabilir. Ya da hiç beklemediğiniz biri çok büyük bir acı karşısında tahmin edemeyeceğiniz boyutta bir direnç sergileyebilir.

Biri yara almaz diğeri canına kıyar

Travmaya yol açan olayın şiddeti, meydana geliş biçimi ve olayı yaşayan bireyin kişilik özellikleri oldukça önemli olup baş etme sürecini belirleyici faktörlerdir. Başkasının fazla yara almadan atlattığı bir aldatılma deneyimi diğeri için canını kıyacak boyutta ağır olabilir. “Zaman her şeyin ilacıdır” söylemi çoğu durum için geçerli olsa da söz konusu travmatik bir olay olduğunda sistem her zaman bu şekilde işlemeyebilir. Travmaların bir kısmı süreç içerinde yok olup gitse de bazıları ciddi boyutta ruhsal bozukluğa yol açabilir. Ruhsal travma ertesinde yaşanılan kaygı bozukluğu ya da depresyon tedavi edilmediği takdirde üzerinden yıllar geçmesine rağmen devam edebilir.

Yası yaşama şeklinin standartı yok

Yas süreci nedir nasıl yaşanmalı anlatabilir misiniz?
Ölümün yol açtığı kayıp ve yoksunluğa karşı ölen kişinin sevenleri ve yakınlarının gösterdiği duygusal tepki sürecine “yas” denir. Yasın süresi ve duyguların dışavurum şekli kültürlerarası değişkenlik gösterdiği gibi bireysel de bir süreç. Yası yaşama şeklinin bir standardı yok. Durumu sakin bir şekilde, minimum tepkiler sergileyerek kabullenmeden, günlük yaşama dair tüm işlevlerin neredeyse yitirildiği ve hatta kendi hayatına kast edebilecek boyutta ciddi bir dışavuruma kadar geniş yelpazede tepkiler görülebilir.

Yas ve yas tutmak

“Yas ve Yas Tutmak” kitabının yazarları Elisabeth Kübler-Ross ve David Kessler yas sürecini inkâr, öfke, pazarlık, depresyon ve kabul olmak üzere beş evreye ayırmıştır. Bu evrelerin her biri farklı birer aşama olarak tanımlansalar da yaşanma sıraları kişiden kişiye farklılık gösterir ve her zaman düz bir çizgide ilerlemez. Süreç boyunca bir aşamadan diğerine atlamak, daha sonra yeniden bir öncekine geri dönmek mümkündür. Yaşanmayan, ertelenen, baskılanan yaslar çok daha derin yaralar açacağı için yas tutmak yaşanması gereken doğal ve sağlıklı bir süreçtir. Bu dönem psikolojik destek alınması da son derece faydalıdır. Kişinin yaşamına sağlıklı bir biçimde devam edebilmesi için yas sürecini tamamlaması gerekir. Süreci tamamlamak demek sevdiğimiz kişiyi unutmak demek değil yasa eşlik eden üzüntü, öfke ve yoğun acı gibi olumsuz duygularla baş etmeyi öğrenerek bu kaybı kabullenmek ve kişinin yokluğundaki yeni yaşantımızı sağlıklı bir şekilde devam ettirebilmek demektir.

Sevgi ve saygıya dayanmayan ilişki kısa ömürlüdür

Çapraz Hayatlar Düz Cevaplar Şehnaz Tuna’nın ilk kitabı

Bu kadar uyaranın olduğu çağımızda ilişkiler gerçekten kaç ay, yıllık?
Bir ilişkinin sürecini uyarandan çok ilişkinin niteliği, bu ilişkiyi yaşayanların niyeti, ilişkiye dair sahip oldukları inançları, beklentileri ve kişilik özellikleri belirler. Baştan beri sevgi ve saygıya dayanmadan inançsız başlayan bir ilişki diğer tüm şartlar elverse dahi oldukça kısa ömürlü olur. Aynı şekilde, sabırsız, bencil ve empatiden yoksun biriyle yürütülmeye çalışılan bir ilişkinin uzun ömürlü olmasını pek bekleyemeyiz. Diğer yandan inanç ve özveriyle uzun zaman devam ettirmek beklentisiyle başlayan bir ilişkinin süreç boyunca yaşanan tüm olumsuz uyaranlara karşı dayanıklılığı çok daha fazladır. İnanç ve niyet kalın kabuktan bir zırh örerek o ilişkiyi korumaktadır çünkü.

Kader diye bir şey var mı sizce?
Kader evrimsel, varoluşsal ve soyut bir olgu. Kavramın soyutluğundan olsa gerek tanımı da bana göre ancak metaforlarla mümkün. Bence kader insanoğlunun bilmediği, beklemediği, açıklaması ve kabulü zor olan her şeyi anlamlandırmak için kullandığı bir kelime. Çıkış bulamadığımız zamanlarda olayları “kadere bırakmak” bir kaçıştır mesela. Kaderi en sık ölümü zamanında telaffuz ederiz. Anlam veremeyiz, korkarız ve her şeyden öte, baş edemeyiz ölümle. Bunu fark ettiğimiz noktada içinde bulunduğumuz duruma rıza göstermenin tek bahanesi kaderdir sanki. Hatta tüm suçu da ona yükleriz.

Yaşadıklarımızdan ders çıkarmalıyız

Evrimsel niteliğinden yola çıkarsak kader olgusunu tamamen yok saymak çok da doğru değil. Kader kişinin yaşam süreci ile şekil alan bir olgu. Bu yaklaşım bir yandan bizi kaderimiz üzerinde söz sahibi de yapıyor. Diğer bir deyişle, kadere teslim olmak yerine özgür irademiz sayesinde ona şekil vermeye çalışarak kaderci zihniyetten arınıp mücadeleci bir tutumla yaşama kafa tutabilen, hayatta kalabilen bireyler haline dönüşmek pekâlâ mümkün. Unutulmaması gereken önemli bir gerçek şu: Hayat kendi seçimlerimizden ibarettir. Başımıza gelen olumsuz olayları kaderin üzerine atıp kabullenmek yerine yaşadıklarımızdan ileriye yönelik dersler çıkarmalıyız. Davranış ve düşüncelerini kontrol altında tutabilme yeteneğine sahip olan insanoğlu kendi kaderini belirlemede de müthiş bir kudrete sahip. Önemli olan bunu fark edebilmek.

Klinik psikolog Şehnaz Tuna

Tuhaftır ki hayatınızda bazen pek çok önemli şey arka arkaya yıkılır… Bu domino etkisinden nasıl kurtulmak lazım
Bu sorunun bendeki direkt çağrışımı şu oldu: Öldürmeyen güçlendirir! Bazen gerçekten de insan hayatında akla gelmeyecek tüm olumsuzluklar art arda meydana gelebiliyor. Ve hayatta kalma içgüdüsüyle bu zorlukların her biri ile ayrı ayrı savaşıyor ya da en azından savaşmaya çalışıyoruz. Böyle bir durumda düşülen en büyük hata bahsetmiş olduğumuz domino etkisinin uyaranı olarak kendimizi görmek ve suçlu hissetmektir. “Ben bunu hak ettim!” “Benim yüzümden.” “Keşke farklı davransaydım.” tarzı düşünce kalıpları mevcut süreçten çıkmayı zorlayacağı gibi özgüveni de büyük ölçüde hasara uğratır. Halbuki olumlu ya da olumsuz her olayın meydana gelmesinde bizim dışımızda zaman, kişi ve ortam gibi faktörlerin de payı oldukça büyüktür. Dolayısıyla arka arkaya yaşanan olumsuzluklarda yapılması gereken en önemli şey sorumluluğu direkt olarak üstlenmemek, sabırlı ve stratejik davranıp baş etme sürecinde yaşadıklarımızı bizi geliştiren deneyimler olarak nitelendirmek lazım. Yolun sonunda bir çıkış muhakkak oluyor. Yorgun ve bitik oluyor ama o çıkışa bir şekilde varmış oluyoruz. Bunu unutmamak lazım.

Olumsuz düşünceleri olumlu ile değiştirmek lazım

İkincil çağrışımın ise biraz daha mesleki bakış açım doğrultusunda meydana geldiğini düşünüyorum: Bir önceki sorunuzun cevabında insanoğlunun davranış ve düşüncelerini kontrol edebildiği gerçeğini paylaşmıştım. Bu özelliğin kontrolden çıktığı durumlarda işte tam da bahsettiğiniz “domino etkisi” meydana geliyor. Kişi şans eseri birkaç olumsuz olayı art arda yaşıyor. Burada devreye zaman içinde zihnimizde oluşturduğumuz “olumsuz düşünce kalıpları” giriyor. Bu düşünceler, davranışları rasyonel olmayan bir doğrultuda etkiliyor ve kişi kendi oluşturduğu kısırdöngüde dönüp durarak olumsuzun üstüne olumsuz çekiyor. Ve bu durum böyle de devam ediyor. Yani aslında tamamen uzak kalmak istediğimiz şartları düşünce ve davranışlarımız sayesinde kendimiz meydana getirmiş oluyoruz. Hani derler ya “olumsuzu çağırma”; anlatmaya çalıştığım mekanizma tam olarak bu. Bu durumda yapılması gereken ilk ve en önemli şey düşüncelerimiz üzerinde çalışmak. Olumsuz düşünceleri yakalayıp bunları mantıklı ve olumlu olanları ile değiştirmek olaylara çok daha objektif bakmamıza yol açarak kurban psikolojisinden çıkmamızı ve kontrolü elimize almamızı sağlayacaktır.

Aşk ilişkiyi başlatmak için yeterli sürdürmek için değil

Aşk sizce ne kadar bağlayıcı bir duygu ve klasik olarak soracağım gerçekten bir ilişkiyi sürdürmek için yeter mi ve süresi var mı?
Aşk… Aşk… Aşk…
“Çapraz Hayatlar Düz Cevaplar” kitabımda yer alan ilk öykünün teması da aşk. Orada da bahsettiğim gibi kökeni aşk olan sorunlarla gelen birçok danışanım var ve onlara yardımcı oluyorum. Fakat konu aşkın tanımına gelince bu inanın bir psikolog için dahi çok zor. Kaldı ki dünyanın var oluşundan bu yana aşkı nice filozof, edebiyatçı, sanatçı tarif etmeye çalışmış, fakat bugüne kadar tek bir ortak tanımda buluşulmamış. Çünkü aşkın tanımı gerçekten de sonsuz denecek kadar fazla ve bir o kadar da karışık. Aşk bir ilişkiyi başlatmak için kesinlikle yeterli ama sürdürmek için cevabım bu kadar net değil çünkü kimi ilişkide aşkın yok edici, yıpratıcı, tehlikeli ve tüketici özelliği öyle ağır basar ki kişi böyle bir aşk yaşadığı için bırakın mutlu olmayı, bin pişman olabilir. Ama bana sorarsanız aşk, uğruna risk alınması gereken bir duygu. İnsan hayatta muhakkak bir kere aşık olmalı!

Share.

About Author

Leave A Reply